Kuran-ı Kerim 7. Sure A'raf Suresi Türkçe Meali Oku
Mekki
olup, 206 ayettir. 48. ayette geçen kelime, sureye
adını vermiştir. A’raf orada, cennet ile cehennem
arasında çekilen sur anlamına gelir. Bundan önceki
En’am suresi tevhid ve akaid konularını ayrıntılı
olarak ele alır. A’raf suresi ise tevhid tarihini
Hz. Adem (a.s.)’dan itibaren Nuh, Hud, Salih, Lut,
Şuayb, Musa aleyhimü’s-selam dönemleriyle anlatır.
Böylece birbirini tamamlarlar. Ayrıca kıyamet ve ahiret
hallerine yer verilir. Son kısımda, dine inanmanın ve
tevhid inancının, vahyin doğruluğunun insan fıtratında
ne kadar kök saldığı, şirk çeşitlerinin, sahte
tanrıların insanlığı asla tatmin edemeyeceği,
insanlığın Kur’an’ı dinleyip Allah’a dönmeleri
gerektiği vurgulanır.
Bismillahirrahmanirrahim.
1
– Elif, Lam, Mim,
Sad.
2
– Bu, kendisiyle
insanları uyarman ve müminlere de bir öğüt ve irşad
olmak üzere sana indirilen bir kitaptır ki sakın onu
tebliğden ve halkın sana inanmamasından ötürü göğsün
daralmasın. [3,7]
3
– Ey insanlar! Siz,
Rabbiniz tarafından size indirilen vahye tabi olun,
O’ndan başka birtakım hamiler edinip de onlara
uymayın. Ne kadar da az düşünüyorsunuz! [12,103;
12,106]
4
– Biz nice ülkeler
imha ettik ki ya gece uyurlarken, yahut gündüz
yatarlarken baskınımız onlara gelivermişti. [6,10;
22,45; 28,58; 7,97-98]
5
– Azabımız gelip
çattığında da itiraf ve yalvarmaları: “Biz gerçekten
zalim adamlarmışız!” demekten başka bir şey olmadı.
[21,11-15]
6
– Kendilerine resul
gönderdiğimiz insanlara, resullerinin çağrısına
uyup ona göre amel edip etmedikleri hakkında elbet
hesap soracağız. Gönderilen o elçilere de, tebliğ
edip etmediklerini soracağız. [5,109;
28,65]
7
– Ve onlara, olup
biten herşeyi, kesin bir ilme dayanarak bir bir
anlatacağız. Öyle ya, Biz hiçbir zaman onlardan
habersiz değildik ki! [6,59]
8
– O gün, dünyada
yapılan işlerin tartılması kesin gerçekleşecek.
Artık kimin iyilikleri kötülüklerinden ağır
gelirse, işte onlar muratlarına ereceklerdir. [21,47;
4,40; 101,6-11; 23,102-103; 42,17] {KM, I Samuel 2,3;
Eyub 31,6}
9
– Kimin de sevap
tartıları hafif gelirse, onlar da ayetlerimizi hiçe
sayıp haksızlık etmelerinden ötürü kendilerini en
büyük ziyana uğratacaklardır.
10
– Şu bir gerçektir
ki ey insanlar, Biz sizi dünyaya yerleştirip orada
size hakimiyet verdik. Orada sizin için birçok geçim
vasıtaları yarattık. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!
[14,34]
Yaşadığımız
dünyayı azıcık düşünüp inceleyen kimse, onun üstünde
yaşayan milyonlarca nevi yaratıkların ve bunların
sayılara sığmayacak derecede fazla fertlerinin
hayatları boyunca her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak
şekilde hazırlandığını ikrar ve ilan eder. Enerji
kaynağı güneşle olan mesafesinin ideal şekilde
olması, dünyanın ekseninin düz olmayıp 23.5° eğik
olması ile mevsimlerin oluşmasına imkan vermesi, ayın
denizlerdeki med cezir hareketlerini düzenleyecek şekilde
görevlendirilmesi, oksijenin yalnız kendisinde bulunduğu
atmosfer tabakasının portakal kabuğunun portakalı
sarması gibi dünyayı sarıp oksijeni ile canlıların
hayatında en önemli rollerden birini oynaması, (hayvanların
zararlı atıkları karbondioksitin bitkilere yararlı kılınmasındaki
denge) ayrıca uzaydan gelecek zararlı ışın ve
meteorları emip eriterek dünyadaki hayatı koruması,
dünyanın 3/4 ünün denizle kaplı olması, dünyadaki
su dönüşümü, bahar ve yaz mevsiminin erzak filoları
gibi binlerce çeşit gıda maddelerini getirmesi,
petrol, kömür ve türlü türlü maddelerin oraya
yerleştirilmesi, velhasıl sayılmayacak kadar çok
nimetlerin, en azından pek muntazam ve muazzam bir
fabrika gibi işletilmesi, tesadüfe binde bir ihtimal
bile bırakmaz.
11
– Sizi Biz yarattık,
sonra şekil verdik size. Peşinden de meleklere:
“Haydi, hürmet için secde edin Adem’e!” dedik.
Onların hepsi hemen secde ettiler, yalnız İblis
dayattı. Secde edenlerden olmadı.
[15,29-32; 2,34; 38,71-72]
İnsanın
dünyadaki konumu ve ahirette ebedi hayatında elde
edeceği sonuç ile ilgili olan Hz. Adem ile İblis kıssası
Bakara, A’raf, Hicr, İsra, Kehf, Taha ve Sad surelerinde
ele alınmakla birlikte, her surede farklı uzunlukta,
değişik siyak içinde, farklı üslup ve ayrıntılar
ve bulunduğu muhtevaya göre hedeflenen gayelerle anlatılır.
En uzun anlatım işbu A’raf suresindedir. İblisten
istenen secde, ibadet secdesi değil, Allah’a
itaatinin bir nişanesi olarak istenen bir inkiyad
secdesidir.
Allah
bütün insanlık nev’ine kıyamete kadar vereceği
muazzam ilim kabiliyetine, maddi ve manevi faziletlere
karşı İblisten beklediği itirafı, Hz. Adem’in şahsına
göstermesini istemiştir. İblis gururu yüzünden
kaybetmiş, Adem tevazuu ile kazanmıştır. Zahiren
cennetten çıkmasına sebep olan hadisenin hikmeti:
yaratılışındaki ilahi maksatları gerçekleştirmek
ve dünyanın imar edilmesi için görevlendirmedir. Böylece
Allah’ın insan nevine verdiği muazzam ilim
kabiliyeti, sınırsız maddi ve manevi istidatlar
gelişme imkanı bulmuş, onun yeryüzündeki halifeliği
gerçekleşmiştir. Fakat insan, bu üstün makamından
kendisini düşürmek için pusuda bekleyen kıskanç şeytanın
aldatmalarına karşı, devamlı surette uyarılmakta
ve Allah’a sığınmaya davet edilmektedir.
12
– Allah buyurdu:
“Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene
mani nedir?” İblis: “Ben ondan daha üstünüm;
çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından
yarattın.” [15,26-28;
38,76; 55,14-15]
13
– “Çabuk in
oradan!” buyurdu Allah, öyle orada kurulup da büyüklük
taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü
sen alçağın tekisin!” [2,38]
14
– “Bana, onların
diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir
misin?” dedi.
15
– Allah: “Haydi,
sen mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.
16-17
– “Öyle ise”
dedi, Sen beni azgınlığa mahkum ettiğin için, ben
de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde
pusu kurup oturacağım.
Sonra onların
gah önlerinden, gah arkalarından, gah sağlarından,
gah sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu
kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden
kullar bulmayacaksın.” [34,20-21]
18
– “Çık oradan,
alçak ve kovulmuş olarak!” buyurdu. “Onlardan kim
sana uyarsa, iyi bilin ki cehennemi sizlerle dolduracağım.”
[17,63-65]
19
– “Sana gelince
Adem, seninle eşin cennete yerleşiniz, istediğiniz
her tarafından yeyip içip yararlanınız. Yalnız sakın
şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden
olursunuz.” [4,76]
20-21
– Fakat şeytan
onlara, gözlerinden gizlenmiş olan edep yerlerini açığa
çıkarmak için vesvese verdi. Onlara şöyle telkinde
bulundu: “Rabbinizin size bu ağacın meyvesini
yasaklamasının tek sebebi, sizin meleklerden veya ölümsüz
hayata kavuşanlardan olmanızı önlemektir” diyerek,
kendisinin onların iyiliğini istediğine dair yemin üstüne
yemin etti. [20,120]
22
– Böylece onları
aldatarak mevkilerinden düşürdü. Şöyle ki: O ağacın
meyvesini tadar tadmaz, edep yerlerinin açık olduğunu
farkettiler. Derhal, buldukları cennet yapraklarıyla
edep yerlerini örtmeye başladılar.
Onların
Rabbi ise nida edip buyurdu: “Ben sizi o ağaçtan
menetmedim mi? Ben şeytanın sizin besbelli düşmanınız
olduğunu söylemedim mi? Niçin Beni dinlemediniz de bu
perişan duruma düştünüz?” [20,121]
{KM, Tekvin 3,7}
23
– “Ey bizim
Rabbimiz, kendimize yazık ettik. Şayet Sen kusurumuzu
örtüp, bize merhamet buyurmazsan, en büyük kayba uğrayanlardan
oluruz” diye yalvarıp yakardılar. [2,37]
24-25
– Buyurdu ki:
“Birbirinize düşman olarak inin! Size dünyada bir süreye
kadar kalma ve yararlanma imkanı veriyorum: Orada yaşayacaksınız,
orada öleceksiniz ve yine oradan diriltilip mezardan
çıkarılacaksınız.”
26
– “Ey Adem’in
evlatları! Bakın size edep yerlerinizi örteceğiniz
giysi, süsleneceğiniz elbise indirdik.
Fakat
unutmayın ki en güzel elbise, takva elbisesidir.
İşte
bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Olur ki insanlar düşünür
de ders alırlar”. [57,25]
Elbiseden
de önemli olan, takva duygusu ve haya hissidir. Örtülmesi
gereken yerleri örtmek, namusu korumanın ilk şartıdır.
Çıplaklık, övünülecek bir ilerilik değil,
ilkellik ve Cahiliyeye dönüştür, irticadır.
Cahiliye dönemi arapları, erkeği kadını, birlikte
olarak Kabe’yi çırıl çıplak tavaf ediyorlar,
bunu faziletli bir iş tarzında yapıyorlardı.
Çıplaklığı
yaymak şeytanın teşviki ile olunca, Allah Teala, örtünmenin
ve elbisenin insanın maddi ve manevi süsü olduğunu,
şeytana uyup mahrem yerlerini açmamak gerektiğini hatırlatıyor.
Allah’ın
hikmeti, diğer birçok canlı mahlukun fıtratına,
haya ve örtünme duygusu koymayıp sağlam, güzel ve tabii
bir elbise vermiştir. Haya duygusu verdiği insanı,
yalnız onu çıplak yaratmıştır. Böylece insan, hem
örtünme emrini tutmanın sevabına ermekte, hem de dünyadaki
halifelik görevini ispatlamaktadır. Çünkü bütün
yeryüzüne yayılan hayvan ve bitkilerden ve diğer
maddelerden elde ettiği giyecekleri yapıp giymekle, bütün
yaratıklar üzerindeki tasarruf ve yönetme gücünü,
halifeliğinin tezahürlerinden birini göstermektedir.
27
– Ey Adem’in
evlatları! Şeytan, edep yerlerini açığa çıkarmak
için, annenizle babanızı -üzerlerinde ki takva elbiselerini çıkarttırmak
suretiyle- cennetten
uzaklaştırdığı gibi, sakın sizi de belaya uğratmasın.
Çünkü o da, askerleri de sizin kendilerini göremeyeceğiniz
yerlerden sizi görürler. Doğrusu Biz şeytanları
iman etmeyenlerin dostları yapmışızdır. [18,50]
28
– Onlar çirkin bir
iş yaptıklarında: “Babalarımızı bu yolda bulduk,
esasen Allah böyle yapmamızı emretti.” derler. De
ki: “Allah Teala kötü olan şeyi asla emretmez. Ne
o, yoksa siz Allah’ın söylediğini bilmediğiniz
birtakım sözleri O’na iftira ederek Allah’a mı
mal ediyorsunuz?
Ayetin
sonundaki bu istifham-ı inkari üslubu, onların ne
büyük bir vebal yüklendiklerini, zarif bir tarzda
anlatıyor. Şöyle ki: “Allah Teala’nın herhangi
bir şeyi emrettiği, kesin olarak bilinmiyorsa, O’nun
hakkında “Allah falan şeyi emretti” demek asla
caiz olamaz. Durum bu iken, bir de Allah’ın emretmediğini
bile bile “Allah bunu emretti” demek, şiddetle
reddedilmesi gereken çirkin bir iş, katmerli bir
iftiradır” manası kasdedilmektedir.
29
– De ki: “Rabbim
adalet ve itidalı emretti. Her secdenizde, her namaz
zamanında veya mekanında, yüzünüzü O’nun kıblesine
yöneltiniz!
İhlasla,
ibadetinizi yalnız O’nun rızası için yaparak
Allah’a kulluk ediniz! Çünkü ilkin sizi O yarattığı
gibi, dönüşünüz de yine O’na olacaktır.” [2,139;
31,29]
30
– Bir kısmına hidayet
buyurdu, bir kısmına da dalalet müstehak oldu; çünkü
bunlar Allah’tan başka şeytanları dost edindiler.
Bir de kendilerini doğru yolda zannediyorlar! [18,104]
Allah
itidali, yani ifrat ve tefritten uzak durup ölçülü
olmayı emreder. (Bkz. 1,4)
31
– Ey Adem’in
evlatları! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz
olan elbisenizi giyinin. Yiyin, için fakat israf
etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.
Edep
yerlerini örtmek (setr-i avret) her zaman olduğu gibi,
özellikle namaz, tavaf gibi ibadetlerde farzdır. Fakat
israf etmemek şartı ile, her müslümanın ibadet
esnasında en güzel ve temiz elbisesini giymesi sünnettir.
Cemaat ile olsun, camide oturuşta olsun edep, vakar, ağırbaşlılık
da bu zinet ve güzel suret cümlesindendir. Nitekim önceki
ayetlerde geçen “yüzleri kıbleye döndürme”
emrinde de bu intizama işaret vardır. Aynı zamanda,
ayetin işaretinden şu da anlaşılır ki cami ve
civarları, bir İslam şehrinin teşkilatında, güzellik
bakımından, en güzel ve merkezi noktalarda yer almalıdır.
Bununla beraber mescitlerin asıl süsü, oraların
ibadetle şenlendirilmesi ve ibadet eden müminlerin hal
ve davranışlarıdır.
32
– De ki:
“Allah’ın kulları için yaratıp ortaya çıkardığı
zineti, temiz ve hoş rızıkları haram kılmak kimin
haddine?”
De ki:
“Onlar, dünya hayatında iman etmeyenlerle birlikte,
iman edenlerindir.
Kıyamet günü
ise yalnız müminlere mahsustur. İşte Biz, bilip
anlayan kimseler için, ayetleri bu şekilde açıklıyoruz.
[22,30]
Bu
ayetin açıkça gösterdiği gibi Allah dünyadaki bütün
nimetleri kullarının istifadesi için yaratmıştır.
Şükrünü yerine getirerek meşru olan her şeyden
yararlanmak mümkündür.
33
– De ki: “Rabbim
o güzel şeyleri değil, açığı ile gizlisi ile, bütün
fuhşiyatı haram kılmıştır. Keza her türlü günahı,
haksız tecavüzü
ve
kendisine tapılması hakkında Allah’ın herhangi bir
delil bildirmediği bir nesneyi Allah’a şerik yapmanızı,
bir de
Allah’ın emretmediği birtakım şeyleri iftira
ederek O’na mal etmenizi haram kılmıştır.”
Burada
müşriklerin tutarsızlıkları ifade edilmektedir.
Allah’tan başka elbette bir tanrı yoktur. Ama faraza
böyle bir şey yani Yüce Yaratıcının yanında,
O’nun kendisine yetki verdiği birinin şerik olması
sözkonusu ise, Allah’tan gelen bir yetki belgesi
olması gerekmez mi? O’nun verdiği böyle bir belge
olmadıkça, kimin haddine O’na birini ortak kılmak?
34
– Her ümmet için
belirlenmiş bir müddet vardır. Vadeleri gelince ne
bir an geri bırakabilir, ne de bir an öne alabilirler.
35
– Ey Adem’in
evlatları! Size her ne zaman içinizden Benim ayetlerimi
beyan edip açıklayan resuller gelir de, kim onlara karşı
çıkmaktan sakınır, nefsini ıslah ederse artık
onlara hiç bir korku yoktur, onlar asla üzülmezler
de.
36
– Ayetlerimizi
yalan sayanlar ve onları kabule tenezzül etmeyenler
ise, işte onlar cehennemliktirler. Hem de orada ebedi
kalacaklardır.
37
– İftira ederek,
Allah’ın söylemediği bir sözü O’na mal eden,
yahut Allah’ın ayetlerini yalan sayan kimseden daha
zalim biri olabilir mi?
Kaderden
nasipleri ne ise, onlara erişecektir. Nihayet elçilerimiz
(ölüm melekleri) gelip canlarını alırken: “Hani
nerede o Allah’tan başka taptıklarınız?”
dediklerinde “Onlar bizden uzaklaşıp ortadan
kayboldular” derler. Böylece kafir olduklarına dair
kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. [10,69-70;
31,23-24]
38
– Hak Teala:
“Girin bakalım sizden önce gelip geçen cin ve insan
topluluklarıyla beraber ateşe!” buyurur.
Her ümmet
girdikçe, yoldaşına lanet eder.
Nihayet
hepsi birbiri ardından gelip orada bir araya gelince,
sonrakiler öndekileri göstererek:
“Ey
Rabbimiz, derler. İşte şunlar bizi saptırdılar,
onun için onlara iki kat ateş azabı çektir.”
O da:
“Herbirinize iki misli azap var, lakin siz bunu
bilmiyorsunuz” buyurur. [16,25;
29,25; 2,166-167; 16,88; 29,13]
39
– Bu sefer öndekiler
de sonrakilere derler ki: “Gördünüz ya, sizin bize
karşı bir ayrıcalığınız olmadı, artık kendi işlediklerinizin
cezası olarak tadın azabı!”
40
– Ayetlerimizi
yalan sayanlara ve onları kabule tenezzül etmeyenlere
gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden
geçmedikçe onlar da cennete giremeyeceklerdir.
İşte mücrimleri
Biz böyle cezalandırırız! {KM,
Markos 10,25; Luka 18,25}
41
– Onlara cehennem
ateşinden bir döşek ve üzerlerinde de yine ateşten
örtüler var. İşte zalimleri Biz böyle cezalandırırız!
42
– İman edip makbul
ve güzel işler yapanlar ise -ki hiç kimseye Biz gücünün
yetmeyeceği yük yüklemeyiz- cennetlik olup, orada
ebedi kalacaklardır. [2,286]
43
– Öyle bir halde
ki içlerinde kin kabilinden ne varsa hepsini söküp
çıkarırız, önlerinden ırmaklar akar.
“Hamdolsun
bizi bu cennete eriştiren Allah’a!
Eğer Allah
bizi muvaffak kılmasaydı kendiliğimizden biz yol
bulamazdık.
Rabbimizin
elçilerinin gerçeği bildirdikleri bir kere daha
kesinlikle anlaşılmıştır” derler.
Kendilerine
de: “İşte güzel işlerinize karşılık, karşınızda
duran şu muhteşem cennete varis kılındınız,
buyurun!” diye nida edilir.
Cennetliklerin
bu başarıyı kendilerinden değil, sırf Allah’ın lütfundan
bilerek hamdetmelerinden sonra Allah tarafından onların
bu başarılarına dünyadaki güzel davranışlarının
vesile olduğunun bildirilmesinde pek latif bir durum
vardır. Hem kulluk adabı öğretiliyor, hem de
Allah’ın, az ameli büyük bir takdir ve teşekkürle
karşılamasındaki ilahi lütfu tecelli ediyor. Şu
halde insan çalışmalı, fakat işlerine güvenmeyip
daima ilahi hidayete sığınmalıdır. Amel cennete
girmeye sebep olur, fakat Allah’ın yardımı ile!
Ayetteki
varis kılınma kavramını, Peygamberimiz (a.s.m) şu
hadisle açıklamıştır: “Cehenneme girenlerin her
biri iman etmiş olması halinde, cennette kendisine ayrılan
konağı görecek ve diyecek ki: “Keşke Allah bizi
hidayet etseydi!” Böylece bu görmeleri onlar için
pişmanlık olur. Cennete girenlerden her biri de iman
etmemiş olması halinde cehennemde varacağı yeri görüp
diyecek ki: “Allah bizi hidayet etmemiş olsaydı
halimiz ne olurdu! İşte bu da onların şükürleri
olur.”
44-45
– Cennetlikler
cehennemliklere: “Biz, Rabbimizin bize vaad ettiği şeylerin
gerçek olduğunu gördük; siz de Rabbinizin size vaad
ettiklerinin gerçekleştiğini gördünüz mü?”
deyince onlar: “Evet” diye cevap verirler.
Derken bir
görevli aralarında: “Allah’ın laneti o zalimlere
olsun ki onlar insanları Allah yolundan uzaklaştırır,
onu eğri büğrü göstermek isterlerdi ve onlar ahireti
de inkar ederlerdi” diye nida eder. [37,54-59;
52,14-16]
Geçmiş
asırlarda cennet ile cehennem arasında çok uzun
mesafe olması itibariyle sesin nasıl gideceği sorusu
sorulmuştur. 20. asırdaki iletişim keşifleri on
binlerce km. ötesi ile konuşmayı çocuklar için bile
günlük iş haline getirmiştir.
46
– İki taraf arasında
bir perde, A’raf üzerinde de cennetlik ve
cehennemliklerin her birini simalarından tanıyacak
kimseler vardır ki onlar, henüz cennete girmemiş,
fakat girmeyi şiddetle arzular olarak cennetliklere
“selamün aleyküm” diye seslenirler. [57,13]
A’raf: Arf’in çoğuludur. Yüksekçe olan her şeye arf denilir. Meşhur
görüşe göre A’raf, cennet ile cehennem arasındaki
surun yüksek tepeleri, demektir. Hasan el-Basri (r.h)
demiştir ki: A’raf, marifet kelimesinden olup
cennetliklerle cehennemlikleri simalarından tanıyan
kimseler demektir.
Hasılı
A’raf hakkında iki görüş vardır: Birincisi Ebu
Huzeyfe ve diğer bazı zevattan rivayet edildiği üzere
bunlar, amelde kusur etmiş ve mizanda iyilikleri ile kötülükleri
eşit gelmiş, Allah’ı bir tanıyan kimselerdir ki
cennet ile cehennem arasında bir süre kalırlar. Sonra
Hak Teala, haklarında bir hüküm verir. İkincisi:
Bunlar peygamberler (a.s.), şehitler, hayırlılar, alimler
gibi yüksek dereceli zatlardır. Ayetin sonundaki lem
yedhuluha (henüz cennete girmemiş olanlar)
birinci görüşe göre, A’raf ehlini tavsif eder:
Yani cennetlikler cennete girmiş, bunlar girmemişlerdir.
Fakat arzu ve ümid ederler. Onlara özenirler de
“Selam ve selamet size” derler. İkinciye göre ise,
o sırada cennet ehlinin halidir. Yani henüz cennete
girmemiş ve girmek ümidinde bulunmuş oldukları sıradadır
ki A’raf ehli, onları selamete ereceklerine dair müjdelerler.
47
– Gözleri
cehennemlikler tarafına çevrildiğinde: “Aman ya
Rabbena, aman bizleri o zalimlerle beraber eyleme!”
derler.
48-49
– A’raf ashabı,
simalarından tanıdıkları bir kısım kimselere
seslenip:
“Gördünüz
ya, ne topladığınız mallarınızın, ne onca
taraftarlarınızın, ne de büyüklük taslamalarınızın
ve o çalımlarınızın size hiç bir faydası olmadı!”
O
cennetlikleri göstererek “Sahi, şunlar “Allah,
bunları asla lütfuna nail etmez” diye yeminler edip
hor gördüğünüz kimseler değil miydi?
İşte
onların ne yüce mevkide olduklarını şimdi anladınız
değil mi? derler ve sonra o cennetliklere dönerek:
“Buyurun
girin cennete, derler, size korku ve endişe olmadığı
gibi, siz asla üzüntü de görmeyeceksiniz.”
50
– Cehennemlikler
cennetliklere: “Ne olur, lütfen suyunuzdan, Allah’ın
size nasib ettiği nimetlerden biraz da bize gönderin!”
diye seslenirler.
Onlar da:
“Allah bunları kafirlere haram etmiştir, bunlar kafirlere
yasaktır.” diye cevap verirler. {KM,
Luka 16,19-26}
51
– O kafirlere ki
onlar dinlerini oyun ve eğlence konusu haline getirmişlerdi;
dünya hayatı kendilerini aldatmıştı.
İşte
onlar, kendilerinin en önemli günü olan bu günkü
karşılaşmayı unuttular ve ayetlerimizi bilerek inkar
ettikleri gibi,
Biz de bugün
onları unutup kendi hallerine terkedeceğiz. [20,52;
9,67; 126,45-34]
52
– Gerçekten onlara
tam bir vukufla manalarını bir bir bildirdiğimiz ve
iman edecek kimseler için bir hidayet, bir rahmet olan
bir kitap getirdik. [11,1;
4,166]
Ayette
geçen tafsil etme: Akaid esasları, fıkhi hükümler,
mev’izalar, kıssalar gibi çeşitli bölümlere
girecek ayetleri, ayrı ayrı bildirme manasına gelir.
53
– Fakat onlar:
“Hele bakalım nereye varacak?” diye sadece bu kitabın
davetinin akıbetini gözlüyorlar. O’nun haber
verdiği müthiş akibet geldiği gün, daha önce onu
unutup bir tarafa bırakanlar şöyle diyecekler:
“Gerçekten
Rabbimizin elçileri bize hakkı tebliğ etmişlermiş?
Acaba burada bize şefaat edecek birisi bulunur mu?
Yahut geri döndürülmemiz imkanı olur mu ki bu sefer
yaptığımız kötü işlerin yerine güzel güzel işler
yapabilelim?”
Muhakkak ki
onlar, kendilerini hüsrana uğrattılar. uydurdukları
sahte tanrıları da kendilerinden uzaklaşıp ortadan
kayboldular. [6,27-28]
54
– Rabbiniz o
Allah’tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı.
Sonra da arşa istiva buyurdu. O Allah ki geceyi,
durmadan onu kovalayan gündüze bürür. Güneş, ay ve
bütün yıldızlar hep O’nun buyruğu ile hareket
ederler. İyi bilesiniz ki yaratmak da, emretmek yetkisi
de O’na mahsustur. Evet o Rabbülalemin olan Allah ne
yücedir! [10,3; 11,7;
25,59; 71(tamamı) 36,37-40] {KM,
Tekvin 2,2-3}
İstiva: Sözlükte istikrar etmek, yani karar kılmak, kurulmak, yükselmek
gibi manalara gelebilir. Arş ise hükümdarların
oturdukları taht demektir.
Selef-i
Salihin böylesi müteşabih ayetleri tevil etmeksizin
olduğu gibi kabul eder, yalnız Allahı mahluklara
benzetmekten, o kelimelerin kullar hakkında ifade ettiği
noksan sıfatlardan tenzih ederler. Müteahhirun ise,
avam benzetme tehlikesine düşmesin diye muhkem ayetlerin
ışığında tevil edip hakimiyet, istila, mülk anlamına
alırlar. Bu ayet Allah’ın kainattaki sınırsız
icraatlarını gökleri ve yeri altı günde yaratmasını,
güneşi ayı, yıldızları çekip çevirmesini anlatırken,
kainatı yönetmede O’nun rububiyet mertebesini, bir
sultanın saltanat tahtında durup etrafa emirler yağdırmasını,
böylece işleri düzenlemesini bu tarzda beyan buyurmuştur.
Arşa çıkıp hükmetmek ekseriya bu manada kullanılır.
Müteahhir alimlerin bu izahları makbul olmakla beraber,
selefin tutumu daha eslem bir yol sayılır.
55
– Rabbinize için için
yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin.
Gerçekten O, haddi aşanları hiç sevmez.
[7,205] {KM, Matta
6,6}
Yüksek
sesle dua etmek, makul olmayan şeyler (mesela nübüvvet
gibi) veya günah olan şeyleri istemek, duayı uzatmak
“duada haddi aşmak” kabilindendir.
56
– Düzeltilmiş olan
ülkeyi ifsad etmeyin. Hem endişe, hem de ümit ile
O’na yalvarın. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyi
kimselere yakındır. [7,156]
57
– O dur ki, rahmeti
olan (yağmurun) önünden müjdeci olarak rüzgarlar göndedir.
Nihayet bu rüzgarlar o ağır bulutları hafif bir şeymiş
gibi kaldırıp yüklendiklerinde, bakarsın Biz onları,
ekinleri ölmüş bir ülkeye sevkeder, derken oraya su
indiririz de orada her türlüsünden meyveler, ürünler
çıkarırız.
İşte ölüleri
de böyle çıkaracağız. Gerekir ki düşünür ve
ibret alırsınız. [22,5-6;
30,19.50; 35, 9; 42,28]
Havanın,
sırf hareketten aldığı kuvvetle su taneciklerinin
toplanmasından ibaret olan o ağır bulut kütlelerini
kaldırıp yüklenmesi, bir harikadır. Zira tabiata göre
hafif, çok ağır yükü kaldırıp taşıyamaz. Fakat,
Rabbimiz bu harika özellikleri tabiata kanun olarak
yerleştirmek suretiyle muazzam kudret ve rahmetini tanıttırmak
istemiştir. Hareketin, hafiflik ve aşırılık hükmünü
tersine çevirdiğine işaret eden bu manayı öğrenme
neticesinde uçaklar yapılmıştır. “Ağır bulut kütlelerini
yüklenip kaldıran hava” cümlesi, Kur’an’ın
fenni mucizelerinden birini ihtiva etmektedir. Bu işaretle
Kur’an cisimlerin havada uçacaklarına ima ve teşvik
etmektedir.
58
– Toprağı verimli
güzel bir diyarın bitkisi, Rabbinin izniyle yeşerip
çıkar.
Çorak,
verimsiz olan bir yerin bitkisi ise çıkmaz, çıkan da
bir şeye yaramaz.
İşte şükredecek
kimseler için Biz, ayetleri böyle farklı üsluplarla
tekrar tekrar açıklarız.
59
– Celalim hakkı için,
Biz Nuh’u resul olarak halkına gönderdik.
“Ey halkım!
dedi, Yalnız Allaha ibadet edin. Ondan başka tanrınız
yoktur.
Bunu
yapmazsanız, korkarım ki müthiş bir günün azabı
tepenize inecektir.”
Eski
Yunan, Mısır, Hint, Çin ve Babil edebiyatlarında da
Hz. Nuh (a.s.) kıssasına benzer kıssalar vardır.
Hatta Avustralya, Yeni Gine, Malaya, Burma, Amerika’nın
çeşitli yerlerinde de benzeri anlatımlar vardır. Bütün
bunlar bu anlatımların, Hz. Adem’in çocuklarının
dağılmadan önceki ortak taraflarını dile getirmiş
olabileceğini gösterir. Olayın aslı vardır, fakat
her yer, kendi tasavvur ve tahayyüllerini ortaya
koymaktadır.
60
– Halkının söz
sahibi yetkilileri: “Biz seni besbelli bir sapıklık
içinde görüyoruz” dediler. [83,32;
46,11]
61-63
– “Ey halkım!
dedi, bende hiçbir dalalet yok, fakat ben Rabbulalemin
tarafından size bir elçiyim.
Size
Rabbimin mesajlarını tebliğ ediyorum, size öğüt
veriyorum ve Allah tarafından gelen vahiy sayesinde,
sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum.”
“Kötülüklerden
korunup Allah’ın merhametine nail olmanız için, içinizden
sizi uyaracak bir adam vasıtasıyla, Rabbinizden size
bir buyruk gelmesine mi şaşıyorsunuz? [23,32;
2,151]
64
– Onlar Nuh’u
yalancı saydılar. Biz de onu ve yanında olanları
gemide kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları ise boğduk.
Çünkü onlar basiretleri körelmiş kimselerdi.
[29,15; 71,25]
65
– Ad halkına da
kardeşleri Hud’u elçi olarak gönderdik.
“Ey benim
halkım, dedi, yalnız Allah’a ibadet edin, O’ndan
başka tanrınız yoktur.
Hala ona
karşı gelmekten sakınmayacak mısınız? [53,50;
89,6-8]
Ad
kavmi, Güney Arabistandan başlayarak Doğu Arabistanda
Iraka kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada hüküm süren
bir devlet kurmuştu. Hz. Hud (a.s.)’a ait olduğu söylenen
bir kabir Hadramut tarafında bulunmaktadır. 19. asrın
ortalarında bulunan kitabelerde Hz. Hud’dan bahseden
metinler bulunmuştur. İlk Ad kavminin soyunun kuruduğu,
Hz. Hud’a inananların ise felaketten kurtulup Ad adı
ile devam ettiği anlaşılıyor. M.Ö. 1800 yıllarında
yer almış bir kitabede Hz. Hud’un bağlılarından
bahsedilmektedir.
66
– Kavminin kafir
yetkilileri: “Biz, dediler, seni bir çılgınlık,
bir beyinsizlik içinde bocalar görüyoruz ve senin
yalancılardan biri olduğunu düşünüyoruz.”
67
– “Ey halkım!
dedi, bende çılgınlık, beyinsizlik yok, fakat ben
sadece Rabbülalemin tarafından size bir elçiyim.”
68
– “Size Rabbimin
buyruklarını tebliğ ediyorum.
Ben sizin
iyiliğinize çalışan, sizi uyaran güveneceğiniz bir
insanım.”
69
– Sizi başınıza
gelebilecek tehlikeler hakkında uyarmak için sizden
birine Rabbiniz tarafından bir tebliğ gelmesine hayret
mi ediyorsunuz?
Hatırlayın
ki, O sizi Nuh kavminden sonra onların yerine geçirdi
ve sizi bedenen güçlü kuvvetli, gösterişli kıldı.
O halde
Allah’ın nimetlerini unutmayıp zikredin ki felah
bulasınız.”
70
– “Ya!”
dediler “Sen bize yalnız Allah’a ibadet edelim,
atalarımızın taptıklarını ise bırakalım diye mi
geldin?
Eğer doğru
söyleyenlerden isen haydi, bizi tehdit edip durduğun o
felaketi başımıza getir de görelim!”
71
– “İşte! dedi,
“üzerinize Rabbinizden bir azap fırtınası ve bir hışım
indi.
Siz, sizin
ve atalarınızın uydurduğu ve zaten tanrılaştırılmalarına
dair Allah’ın da hiçbir delil göndermediği birtakım
boş isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz?
Gözleyin
öyleyse azabın gelişini!
Ben de
sizinle beraber gözlüyorum.”
72
– Biz de onu ve
beraberinde olanları, tarafımızdan bir lütuf olarak
kurtardık ve ayetlerimizi yalan sayıp iman
etmeyenlerin ise kökünü kestik. [69,6-8]
73
– Semud halkına da
içlerinden biri olan kardeşleri Salih’i gönderdik.
“Ey benim
halkım!” dedi, “yalnız Allah’a kulluk edin,
sizin O’ndan başka tanrınız yoktur.
İşte size
Rabbinizden açık bir delil, bir mucize geldi.
İşte
Allah’ın devesi de size bir ayet!
Onu kendi
haline bırakın, Allah’ın diyarında otlasın, sakın
ona bir fenalık yapmayın.
Yoksa sizi
acı veren bir azap yakalayıverir. [11,64;
17,59; 26,155; 54,27-28]
Semud, Ad kavminden sonra Arabistanda en yaygın halktır. Eski Arap
şiirinde olduğu gibi, Eski Yunan ve Rum tarihçi ve coğrafyacıları
da Semud halkından bahsederler. Bu kavim Kuzeybatı
Arabistanda Hicr denilen bölgede otururdu. Başkentleri
şimdi, Medayin Salih adı ile anılmaktadır. Bu halkın
tepelerde oydukları taş evler, bu güne bile ulaşmıştır.
Kur’an’ın
geldiği sırada Mekkeliler Şam’a ticaret için
giderken, Hicr kalıntılarının yanından geçiyorlardı.
Bir defasında Hz. Peygamber (a.s.) ashabı ile oradan
geçerken: “Burası Allah’ın gazabı ile helak
olan bir halkın diyarı idi. Siz de buradan tiksinerek
geçin. Burası eğlenecek değil, hüzünlenecek bir
yerdir” deyip oradan çabuk ayrılmayı tavsiye etmiştir.
74
– Bir de düşünün
ki Allah sizi Ad halkına halef yaptı ve dünya üzerinde
size imkanlar bahşetti.
Arzın düzlüklerinde
saraylar kurup, dağlarını yontarak evler yapıyorsunuz.
Allah’ın nimetlerini düşünün de, bozgunculuk
yaparak dünyada karışıklık çıkarmayın.” [26,149;
53,50]
75
– Kavminden büyüklük
taslayanlar, içlerinden zayıf görünen müminlere
alay yollu: “Siz, gerçekten Salih’in Rabbi tarafından
size elçi olarak gönderildiğini biliyor musunuz?
dediler.
Onlar da:
“Elbette, biz onunla gönderilen her şeye inandık,
iman ettik” diye cevap verdiler.
76
– O
kibirlenenler ise, “Doğrusu, biz sizin iman
ettiğiniz şeyi inkar ediyoruz” dediler.
77
– Derken deveyi boğazladılar
ve
Rab’lerinin emrinden çıkıp O’na isyan ettiler
ve dediler
ki: “Hey Salih! Sen gerçekten resullerden isen, bizi
tehdit edip durduğun o azabı getir de görelim!”
78
– Bunun üzerine o
şiddetli sarsıntı onları kıskıvrak yakaladı da
yurtlarında çökekaldılar.
79
– Gördüğü müthiş
manzara karşısında Salih, yüzünü üzüntü ile öteye
çevirip
“Ey halkım!”
dedi, “Ben size Rabbimin buyruklarını tebliğ ettim,
sizin iyiliğinize
çalıştım, size öğütler verdim.
Lakin siz,
iyiliğinizi isteyip öğüt verenleri bir türlü
sevmediniz gitti!”
80
– Lut’u da gönderdik.
Halkına dedi ki: “Daha önce hiç kimsenin yapmadığı
pek çirkin bir işi siz mi yapıyorsunuz? {KM,
11,27-28; 19,1}
Sodom
halkında iyice yayılmış bu çirkin fiil, yani eşcinsellik
bazı yerlerde maalesef devam etmektedir. Ama buna rağmen
insanlığın büyük ekseriyeti tarafından hayasız
bir fiil olarak kabul edilmektedir. Bu işi normal karşılayanlar,
eski Yunan filozofları ile modern dünyada bir kısım
avrupalı ve amerikalılar olmuşlardır. 20. asrın son
çeyreğinde ortaya çıkan ve başlıca yayılma yolu
bu gayri meşru ve gayri fıtri cinsel ilişkiler olan
AIDS hastalığı, fıtrat dışına çıkan insanlığa
ilahi bir tokattır.
81
– “Siz kadınların
ötesinde, şehvetle erkeklere gidiyorsunuz ha! Yok, yok
anlaşıldı! Siz haddini aşmış bir milletsiniz!”
82
– Kavminin ona verdiği
cevap şundan ibaret oldu:
“Çıkarın
bu adamları memleketinizden!
Çünkü bu
beyler pek temiz insanlar!” [27,56]
83
– Biz de onu ve
ailesini kurtardık.
Ancak eşi geride
kalıp helak olanlardan oldu. [11,81;
21,74; 51,35-36] {KM,
Tekvin 19,26}
84
– Üzerlerine bir
azap yağmuru yağdırdık.
İşte bak,
mücrimlerin sonu nice oldu!
85
– Medyen ahalisine
de içlerinden biri olan Şuayb’ı gönderdik.
“Ey benim
halkım!” dedi, “yalnız Allah’a kulluk edin,
sizin O’ndan başka tanrınız yoktur.
İşte size
Rabbinizden açık delil geldi.”
“Artık
ölçüyü, tartıyı tam yapın,
insanların
haklarını eksiltmeyin, halka haksızlık etmeyin,
ülkede düzen
sağlanmışken fesat çıkarıp huzuru bozmayın.
Bana inanıp
bu dediklerimi yapmanız sizin için elbette hayırlıdır.”
[83,1-6] {KM,
Çıkış 3,1; 2,18; Sayılar 10,29}
86
– “Hem öyle
tehditler savurarak, yol başlarını tutup,
Allah’a
iman edenleri Allah’ın yolundan çevirmeyin
ve bu yolun
eğri büğrü olduğuna dair, şüpheler verip halkı
yanıltmayın.”
“Hem düşünün
ki bir zaman siz sayıca pek az idiniz. Öyle iken Allah
sizi çoğalttı.
Ülkeyi
bozan o müfsitlerin sonunun nasıl olduğuna bakın da
ibret alın!”
87
– “Eğer benimle gönderilen
gerçeğe içinizden
bir kısmı inanıyor, bir kısmınız inanmıyorsanız,
eh ne diyeyim, o halde, aramızda Allah hükmünü
verinceye kadar bekleyin.
Zaten hüküm
verenlerin en iyisi O’dur.”
88
– Halkından
kibirlenen eşraf grubu: “Bak Şuayb! dediler, yeminle
söylüyoruz:
Ya tekrar
dinimize dönersiniz. Ya da seni de, sana inanan
taraftarlarını da ülkemizden süreriz!”
Şuayb şöyle
cevap verdi: “Peki, istemesek de mi dinimizden döndürüp
süreceksiniz (Ya istemezsek ne olacakmış!)
89
– “Allah bizi
sizin o batıl dininizden kurtardıktan sonra kalkıp
tekrar dininize dönecek olursak Allah’a büyük bir
iftira atmış oluruz.
Allah göstermesin,
sizin inancınıza dönmemiz kesinlikle mümkün değil!
Rabbimizin ilmi her şeyi kapsar.
Biz yalnız
Allah’a dayanırız.
Ey bizim
Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasında Sen adil hükmünü
ver, haklı haksız açığa çıksın. Sen elbette hüküm
verenlerin en iyisisin!” [26,118]
90
– Kavminden inkara
sapan ileri gelenler “Eğer Şuayb’a uyacak olursanız
kesinlikle perişan olursunuz!” diye tehditte
bulundular.
91
– Derken şiddetli
bir deprem onları kıskıvrak yakaladı ve derhal
oldukları yerde çökekaldılar. [11,94;
26,189]
92
– Şuayb’ı yalancı
sayanlar...
onlar değildi
sanki vatanlarında, şen şakrak dolaşanlar!
Şuayb’ı
yalancı sayıp perişan etmek isteyenler... asıl perişan
olanlar, işte onlar oldular.
93
– Gördüğü müthiş
manzara karşısında Şuayb, yüzünü üzüntü ile öteye
çevirip:
“Zavallı
halkım!” dedi, “ben size Rabbimin buyruklarını
tebliğ etmiştim, sizin iyiliğinize çalışmıştım,
size öğütler vermiştim!
Artık böyle
nankör, böyle kafir bir toplum için ne diye üzülüp
kendimi harap edeyim!”
94
– Biz hangi ülkeye
peygamber gönderdiysek, mutlaka ilkin oranın halkını,
gafletten uyarsın,
Allah’a yönelip
yalvarsınlar diye yoksulluğa, hastalık ve musibetlere
duçar ederiz.
95
– Sonra o kötü
durumları değiştirip güzellikleri yayarız.
Zamanla
ahali çoğalıp “Vaktiyle atalarımız gah üzülmüş,
gah sevinmişlerdi.” derler
ve fakat
olaylardan ibret alıp şükretmezler.
Derken, o
bilinçsiz halleriyle, hiç hatırlarından geçmezken,
ansızın onları tutup bastırırız.
96
– Eğer o ülkelerin
ahalisi iman edip Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı,
elbette Biz üzerlerine gökten, yerden nice bereket ve
bolluk kapılarını açardık. Fakat onlar
peygamberleri yalancı saydılar, Biz de işledikleri kötülükler
sebebiyle kendilerini cezaya çarptırdık. [37,147-148;
10,98; 34,34]
97
– Peki o ülkelerin
ahalisi, geceleyin uyurlarken satvetimizin kendilerine
baskın halinde gelivermesinden emin mi oldular?
98
– Yoksa onlar güpegündüz
eğlenirlerken azabımızın kendilerine gelmesinden
emin mi oldular?
99
– Yoksa onlar
Allah’ın anzısın kendilerini azapla bastırmasından
emin mi oldular?
Fakat şu
muhakkak ki, kendilerine yazık eden kimselerden başkası,
Allah’ın anzısın bastırıvermesinden emin olamaz.
100
– Önceki
sahiplerinden sonra dünya mülküne varis olanlar hala
şu gerçeği anlamadılar mı ki, eğer dilemiş olsaydık
kendilerini de günahları sebebiyle musibetlere uğratırdık?
Fakat biz
kalplerini mühürleriz de onlar işitmez, anlamaz hale
gelirler. [20,128; 32,29;
14,44-45; 19,98; 22-45-46]
101
– İşte o ülkelerin haberlerinden
bir kısmını sana böylece anlatıyoruz. Oraların halklarına peygamberlerimiz
açık deliller, mucizeler getirdiler.
Fakat onlar iman
etmediler. Çünkü ondan önce tekzip ve inkar etmeyi adet haline getirmişlerdi.
Allah kafirlerin kalplerini işte böyle mühürler! [17,15;
11,101-102]
102
– Biz onların çoğunda sözünde
durma diye bir şey bulmadık; onların ekserisinin sadece itaat dışına
çıkmış kimseler olduğunu gördük. [21,25;
57,8]
103
– Onlardan sonra Musa’yı
ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelen yetkililerine gönderdik.
Onlar ayetlerimize
haksızlık ettiler. Ettiler de, bak o müfsitlerin akıbeti nice oldu!
[20,42-79; 27,14] {KM, Çıkış 7 ve
15. bölümler}
Mele’: Aynı görüş ve maksatla bir araya gelip şekil ve görünüşleri,
kıymet ve önemleri ile göz dolduran hey’et. Mesela bir dernek, bir kabine,
bir parlamento, bir ordunun bütünü adına söz söylemeye yetkili kişilerin
teşkil ettikleri hey’et. Firavun’un bu danışma meclisine hitaben “Ne
buyurursunuz?” (7,110) demesinden, bunların yönetimde önemli yerlerinin
olduğu anlaşılıyor.
104
– Musa: “Ey Firavun, dedi,
ben alemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir resulüm.”
Hz.
Musa (a.s.)’ın muhatabı Firavun’un M.Ö. 1292-1225 arasında yaşayan Ramses
II olduğu kabul edilir. İsrailoğullarının takvimine göre Hz. Musa M.Ö.
1272 yılında vefat etmiştir. Fakat bu tarihler takribidir. Çünkü İsrail,
Mısır ve Hıristiyan takvimlerinin tarihlerini uzlaştırmak pek zordur.
Bu Firavun’un oğlunun adı Mineftahdır. Mısır’dan çıkış öncesinde Hz.
Musa’nın muhatabı Firavun da muhtemelen budur.
105
– “Başta gelen görevim,
Allah Teala hakkında, gerçek dışı bir şey söylemememdir.
Gerçekten size
Rabbinizden çok açık bir belge getirdim.
Artık İsrailoğullarını
benimle beraber gönder.”
Hz.
Yusuf (a.s.) kuyudan çıkarılıp satılınca Mısırda Vezirin sarayında kalmış,
daha sonra da Mısırın Maliye bakanı olmuştu. Babası Hz. Yakubu (a.s.),
davet etmiş, o da ailesi ve İsrailoğulları ile Filistinden beraberce
gelip Mısır’a yerleşmişlerdi. Zamanla, Mısır Firavunları onlara parya,
hizmetçi muamelesi yapmış, ağır işlerde çalıştırmaya gitmişlerdi. Onlara
zulüm ve işkence uygulamışlardı. Musa (a.s.) onlardan, muvahhit bir
ümmet teşkil etmek için Firavunlara esir olmaktan kurtarıp, hür olarak,
vatanları Filistin’e yerleştirmek istemişti.
106
– “Eğer, dedi Firavun, gerçekten
getirdiğin bir belge varsa ve sen doğru söyleyen biri isen, onu ortaya
koy da görelim.”
107-108
– Bunun üzerine Musa, asasını
yere bırakıverdi, bir de ne görsün: o koskoca bir ejderha kesilmiş!
Elini sıyırıp çıkardı,
bir de ne görsün: Bakan kimseler için parlak mı parlak, ışık saçan bir
el haline gelmiş! [20,18-22] {KM,
Çıkış 4,2-8}
109
– Firavun’un ileri gelen
yetkilileri: “Anlaşıldı, bu usta bir sihirbaz!” dediler.
110
– Firavun: “Bu adam, dedi,
“sizi yerinizden yurdunuzdan etmek peşinde! Görüşünüz nedir bu konuda?”
111-112
– Yetkililer: “Onu ve kardeşini
alıkoy, bütün şehirlere de görevliler yolla, usta sihirbazların hepsini
senin huzuruna getirsinler” dediler.
113
– Bütün büyücüler Firavun’a
gelip: “Galip gelecek olursak, herhalde mutlaka bize büyük bir mükafat
verilir, değil mi?” dediler. [27,57-60]
114
– Firavun: “Elbette! Üstelik
siz benim gözdelerimden olacaksınız” dedi. [3,45;
4,172]
115-116
– Büyücüler: “Musa! Önce
sen mi hünerini ortaya koyacaksın yoksa biz mi koyalım?” deyince Musa:
“Siz ortaya koyun!” dedi.
Vakta ki atacaklarını
ortaya koydular, halkın gözlerini büyülediler, onları dehşete düşürdüler,
hasılı müthiş bir sihir sergilediler. [2,124;
4,79]
117
– Biz de Musa’ya “Asanı
yere bırak” diye vahyettik.
Bir de ne baksınlar:
Asa onların yaptıkları sihir, gözboyacılık kabilinden her şeyi yutuyor!
[20,69; 26,45] {KM,
Çıkış 7,12}
118
– Böylece gerçek ortaya
çıktı ve onların bütün yaptıkları boşa çıktı.
119
– İşte o Firavun ve takımı
yenilip küçük düştüler.
120
– Büyücüler hep birden
secdeye kapandılar.
121-122
– “İman ettik” dediler,
“O Rabbul-alemine, Musa ve Harun’un Rabbine!”
123-124
– Firavun: “Demek siz,
dedi, benden izin almadan ona iman ettiniz ha!
Şüphe yok ki bu,
yerli olan kıbti ahaliyi yurtlarından sürmek için, sizin şehirde beraberce
planladığınız gizli bir oyundur.
Ama yakında bileceksiniz
başınıza gelecekleri!
Evet, ellerinizi
ve ayaklarınızı, değişik taraflardan olarak keseceğim, sonra da hepinizi
toptan asacağım!” [20,71]
125-126
– Onlar: “Biz elbette Rabbimize
döneceğiz.
Senin bize kızman
da sırf Rabbimizin bize gelen ayetlerine iman etmemizden!
Biz de O’na yönelerek
deriz ki: “Ey bizim büyük Rabbimiz! Sabır kuvvetiyle doldur kalbimizi,
yağmur gibi sabır yağdır üzerimize
ve sana teslimiyette
sebat eden kulların olarak can emanetimizi teslim al!” [20,72-75]
127
– Firavun’un halkının yetkilileri
ona: “Ne yapıyorsun, Musa ile kavmini, seni ve senin tanrılarını terketsinler,
ülkede bozgunculuk yapsınlar diye kendi hallerine mi bırakacaksın?”
dediler.
Firavun: “Hayır,
onların erkek evlatlarını öldürüp, kız çocuklarını hayatta bırakacağız.
Biz elbette onların
üzerinde tam bir hakimiyet sahibiyiz” diye cevap verdi.
Bir
önceki Firavun da Hz. Musa’nın dünyaya geleceği sırada İsrailoğullarının
çoğalmamaları için böylesi bir uygulama yapmıştı. Hz. Musa’ya tabi olanlara
uygulanan bu ikinci işkence döneminin Mineftah adlı Firavun’un yönetimine
rastladığı söylenmektedir.
128
– Musa kavmine şöyle dedi:
“Allah’tan yardım dileyin ve sabredin.
Muhakkak ki dünya
Allah’ın mülküdür; kullarından dilediğini oraya varis kılar.
Güzel akıbet, elbette
müttakilerindir.”
129
– İsrailoğulları: “Biz,
hem sen bize gelmeden önce, hem de sen bize peygamber olarak geldikten
sonra işkenceye maruz kaldık!” diye yakındılar.
Musa ise, şöyle
dedi: “Hele biraz daha sabredin. umulur ki, Rabbiniz düşmanlarınızı
imha eder de, onların yerine sizi hakim kılıp nasıl hareket edeceğinize
bakar.”
130
– Biz Firavun hanedanı
düşünüp ibret alsınlar diye, senelerce onları kuraklık, kıtlık ve ürün
azlığı ile cezalandırdık.
131
– Onlara iyilik, bolluk
geldiğinde: “Ha işte bu bizim hakkımız! Kendi becerimizle
bunu elde ettik” derlerdi.
Eğer kendilerine
bir kötülük gelirse onu, Musa ile beraberindeki müminlerin uğursuzluklarına
verirlerdi.
Dikkat edin, iyiliği
olduğu gibi kötülüğü de yaratmak, ancak Allah’ın kudretiyledir
fakat onların çoğu bilmezler.
132
– Ve şöyle derlerdi:
“Bizi büyülemek için sen hangi mucizeyi getirirsen getir, imkanı
yok, sana inanacak değiliz!”
133
– Biz de kudretimizin ayrı
ayrı delilleri olarak onların üzerine tufan gönderdik,
çekirgeler gönderdik,
haşerat gönderdik,
kurbağalar
gönderdik, kan gönderdik.
Yine de inad edip
büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular. [17,101;
27,12] {KM, Çıkış
7 ve 12. bölümler; Mezmurlar 105;28-36}
Firavun
halkına gönderilen bu felaketlerin gerek nitelikleri, gerek süreleri
hakkında, Kur’an’da hiçbir bilgi ve işaret bulunmuyor. İsrailiyat
kaynaklı ayrıntılı hikayeler bazı tefsirlerde
yer almıştır.
134
– Azap üzerlerine çökünce
dediler ki: “Musa! Rabbin ile arandaki ahit uyarınca, bizim için
O’na yalvar.
Eğer bu azabı
üstümüzden kaldırırsan, mutlaka sana inanacak ve İsrailoğullarını
da seninle göndereceğiz.”
135
– Biz, geçirecekleri bir
süreye kadar onlardan azabı kaldırınca da yeminlerinden
döndüler.
136
– Biz de ayetlerimizi
yalan sayıp umursamadıkları için onlardan intikam alarak
denizde boğduk. {KM, Çıkış
14,27-28; Tesniye 11,4; Mezmurlar 106,9-11}
137
– Horlanan, ezilen milleti
de, bereketlerle donattığımız o ülkenin doğularına
ve batılarına (yani tamamına) varis kıldık.
Böylece sabretmelerine
mükafat olarak İsrail oğullarına, senin Rabbinin yaptığı
güzel vaad tamamen gerçekleşti.
Firavun ile kavminin
yaptıkları binaları ve yetiştirdikleri bahçeleri
ise imha ettik. [28,5-6; 44,25-28]
Bazı
tefsirler İsrailoğullarının Mısır’ın
efendileri kılındığını anlamışlardır.
Fakat bu ayetten onların Filistin’e varis kılındıklarını
anlamak daha makuldür. Zira Mısır’a varis olduklarına
dair Kur’an’da bir işaret olmadığı gibi Mısır
tarihinde de buna ait bilgi yoktur.
İsrailoğulları
Firavun’un suda boğulduğu yerin doğusunda bulunan Mısır’a
bağlı toprakların büyük kısmına malik olmuşlardır.
138-140
– İsrailoğullarını
denizden geçirdik.
Derken yolları,
kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir topluluğa uğradı.
“Musa! dediler,
bunların tanrıları olduğu gibi bize de bir tanrı
yapıver!” O ise:
“Siz” dedi, “gerçekten
cahil bir milletsiniz!
Çünkü şu imrendiğiniz
kimselerin dini yıkılmıştır ve yaptıkları
bütün ameller de boşunadır.
Hem Allah size
bunca lütufta bulunup öteki insanlara üstün kılmış olduğu
halde, hiç ben sizin için O’ndan başka bir Tanrı arar mıyım?”
[2,47]
Buradaki
insanlar Sinada yaşayan Mısırlılardı. Hz. Musa
ve kavmi muhtemelen, şimdiki Süveyş ili ile İsmailiye
arasından bir yerden Kızıldenizi geçmişlerdi. Mısır’a
bağlı Sina yarımadasındaki Mafka şehrinde günümüze
kadar kalan Mısırlılara ait bir mabed bulunmaktadır.
İsrailoğullarının bunlar gibi inanç sahiplerine
özendikleri anlaşılıyor. 2,93 ayetinden, Mısır’daki
uzun kölelik döneminin İsrailoğulları üzerinde kalıcı
tesirler bıraktığı, bu arada sığır
cinsini tanrılaştırma alışkanlığı
kazandıkları anlaşılıyor.
141
– Hem düşünün ki, sizi
Firavun hanedanından kurtarmıştık.
Onlar ki size pek
acı bir işkence uyguluyor, oğullarınızı
hep öldürüyor, kızlarınızı ise, kendilerine hizmetçilik
etmeleri için hayatta bırakıyorlardı.
Bunda, Rabbiniz
tarafından size büyük bir imtihan vardı. {KM,
Çıkış 1,16}
142
– Otuz geceyi ibadetle
geçirmesi ve Tevrat’ı almaya hazırlanması için, Musa
ile sözleşip huzurumuza kabul ettik.
Sonra on gece daha
ilave ettik. Böylece Rabbinin belirlediği müddet tam kırk
gece oldu.
Musa, kardeşi
Harun’a: “Kavmim içinde benim vekilim ol, onları güzelce yönet
ve sakın müfsitlerin yoluna uyma!” dedi. [2,51]
{KM, Çıkış 19. bölüm ve 24,18;
34,28; Tesniye 9,9; 5,2-4}
İsrailoğulları
hürriyetlerine kavuşunca muvahhid topluluğun uyacakları
şeriatı bildirmek üzere Cenab-ı Allah Hz. Musa’yı
kırk günlüğüne Sinaya çağırdı. Sina dağının
tepesinde bugün, Hz. Musa’nın kırk gün kaldığı
mağara bulunur. Kutsal bir ziyaret yeri olan bu mağara yakınında
bir cami, bir kilise, bir de Justinyen zamanında yapılmış
bir manastır vardır.
143
– Musa tayin ettiğimiz
vakitte gelip de Rabbi ona hitab edince:
“Ya Rabbi, dedi,
göster bana Zatını, bakayım Sana!” Allah Teala şöyle
cevap verdi:
“Sen Beni göremezsin.
Ama şimdi şu dağa bak, eğer yerinde durursa sen
de Beni görürsün!”
Derken Rabbi dağa
tecelli eder etmez onu un ufak ediverdi. Musa da düşüp bayıldı.
Kendine gelince
dedi ki: “Sübhansın ya Rabbi. Her noksanlıktan münezzeh olduğun
gibi, dünyada Seni görmemizden de münezzehsin.
Bu talebimden ötürü
tövbe ettim. Ben ümmetim içinde Seni görmeden iman edenlerin ilkiyim!”
[4,153] {KM,
Çıkış 33,18.20; Tekvin 32,31. Yuhanna 1,18; I Korintos.
13,12}
Hz.
Musa (a.s.), Allah’ın kelamını işitip onun şevk
ve neşesiyle içinde, Rabbini görme iştiyakı uyandı.
Allah Teala dünya gözü ile Zatını göremeyeceğini bildirdi.
Cennetliklerin Allah’ı görmek şerefine erecekleri ayet ve
hadislerle sabittir (75,22-23). “Şüphe yok ki siz şu dolunayı
gördüğünüz gibi, Rabbinizi de göreceksiniz.”
144
– Buyurdu ki: “Musa! Ben
seni risaletlerim, mesajlarımla ve hitabıma mazhar etmemle
öbür insanlar arasından seçip mümtaz kıldım.
Şimdi şu
sana verdiğim nübüvveti al ve bu nimetime şükreden kullarımdan
ol!”
145
– Ona verdiğimiz levhalarda,
insanlara öğüt olmak üzere her şeyi tafsilatlı olarak
buyurduk.
Sen bunlara kuvvetle
sarıl ve ümmetine de o hükümlerin daha sevaplı olanlarına
sarılmalarını emret.
İtaat dışına
çıkanların diyarlarını ise nasıl tarumar ettiğimi
yakında size göstereceğim.” [28,43]
{KM, Çıkış 24,12; 31,18}
Tevrat,
bu levhaların taştan olduğunu ve yazıların
Allah Teala tarafından yazıldığını bildirir.
Kur’an da bunu Allah’a izafe etmekle beraber yazının melek
vasıtasıyla mı, Hz. Musa tarafından mı, bizzat
Allah tarafından mı yazıldığı tasrih edilmez.
“Tevrat’taki
şeylerin en güzeli” kavramı, birkaç yoruma elverişlidir.
Mesela: Farzlar mübahlardan daha güzeldir. Kısas caiz ise de affetmek
daha güzeldir. Birkaç ihtimal varsa, o tefsirlerden biri diğerlerine
göre daha güzel olabilir.
146
– Dünyada haksız yere
büyüklük taslayanları, ayetlerimi gereği gibi anlamaktan uzaklaştırırım.
O kibirlenenler
her türlü mucizeyi bile görseler yine de onlara iman etmezler. Doğru
yolu görseler o yolu tutmazlar.
Ama sapıklık
yolunu görseler o yola girerler.
Öyle! Çünkü onlar
ayetlerimizi yalan saymayı adet haline getirmiş ve onlardan
gafil olagelmişlerdir. [6,110; 61,5;
10,96-97]
Kibirliler
kalplerini dışardan gelecek aydınlığa öylesine
kapatmışlar, Allah da onların bütün varlıklarıyla
istedikleri bu sonucu yaratıp kalplerini mühürlemiştir ki
gerek tekvini, gerek tenzili yani gerek Allah’ın kainat kitabına
koyduğu, gerek indirdiği Kur’an’a dercettiği ilahi ayetlerin
ifade ettiği gerçekleri göremeyecekler, o şan ve şerefi,
o mutluluğu tadamayacaklardır.
Kur’an
vahiyle indirildiği gibi, onun makbul yorumu da vahiy sırrına
mazhardır. Kur’an, tevazu ve teslimiyetten uzak olan kibirlilere,
gizli hazinelerini açmaz.
147
– Halbuki ayetlerimizi ve
ahirete kavuşacaklarını yalan sayanların bütün işleri
ve eserleri boşa çıkmıştır. Böyle olmayıp
ne olacaktı ya? Onlar yaptıklarından başkasıyla
mı karşılık göreceklerdi?
Ahirete
inanmadıklarından, orada da bekleyecekleri hiç bir karşılık
olamaz. Mesele bu kadar vazıhtır! Çünkü, ahiretin varlığını
hesabına alarak yaşayanlar oraya göre hazırlananlar,
oradan faydalanmaya hak kazanırlar. Bir şeyi inkar edenin,
ondan hak taleb etmeye hakkı olamaz.
148
– Musa Tevrat’ı almak
için ayrıldıktan sonra ümmeti, zinet takımlarından,
böğürür gibi ses çıkaran bir buzağı heykeli yapıp
tanrı edindiler.
Görmemişler
miydi ki o heykel onlara hitap edemiyordu, kendilerine yol da gösteremiyordu.
Fakat buna rağmen onu tanrı edindiler ve zalimlerden oldular.
[20,85]
Mısırdan
çıkışın üzerinden daha üç ay geçmeden, buzağıya
tapma şirki İsrailoğulları arasında başlamış
oluyordu. Bunca mucizelere rağmen, bu dönek tabiatları sebebiyle
kendi soylarından olan bazı peygamberler “İsrail milletini
daha ilk gecesinde kocasına ihanet eden ve kocasından başka
bütün erkeklere sevgi gösteren bir kadına benzetmişlerdir.”
{KM, Hoşea 2,1-13; Hezekiel 16,15-22; Yeremya 2,20}
149
– Ne vakit ki yaptıklarının
saçmalığını anlayıp son derece pişman
oldular ve saptıklarını gördüler. “Yemin olsun ki, dediler,
eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi affetmezse, muhakkak
herşeyimizi kaybedenlerden oluruz.” [20,92-94]
150
– Musa pek öfkeli ve üzgün
olarak halkına dönünce:
“Benden sonra arkamdan
ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini
çarçabuk terk mi ettiniz!” dedi ve... levhaları yere bırakıverdi.
Kardeşini
başından tuttu, kendisine doğru çekiyordu.
Harun ise ona:
“Anamın oğlu!” dedi: “İnan ki bu millet beni fena halde
hırpaladı, nerdeyse beni linç edip öldüreceklerdi.
Ne olur, düşmanlarımı
üstüme güldürme, beni bu zalim milletle bir tutma!” {KM,
Çıkış 32,1-5}
151
– Musa: “Ya Rabbi, beni
ve kardeşimi affet. Rahmetine bizi de dahil et; çünkü merhamet
edenlerin en merhametlisi Sensin Sen!”
152
– Buzağıya tanrı
diye tapanlar var ya, işte onlara Rab’leri tarafından dünya
hayatında bir gazap ve bir zillet gelecektir. İşte iftiracıları
böyle cezalandırırız Biz! [2,54]
{KM, Çıkış 32, 34-35}
153
– Günahları işledikten
sonra, arkasından tövbe edip iman edenler için ise Rabbin elbette
gafur ve rahimdir (affı ve merhameti boldur).
154
– Musa’nın öfkesi
yatışınca, levhaları yerden aldı.
Onlardaki yazıda,
Rab’lerinden çekinenler için hidayet ve rahmet vardı.
Hz.
Musa mikatta iken Samiri’nin aldatmasıyla altından yaptığı
buzağıyı putlaştırma fitnesi, Hz. Musa’nın
dönmesinden sonra yaptığı uyarmalarla telafi edildi.
Mevcut Tevrat’ın altın buzağıyı yapma işini
Hz. Harun’a isnad etmesi, (Krş. Çıkış, 31,1-6;
Bkz. 20, 90-94),
kabul edilemeyecek bir iftira ve cehalettir.
Gelecek
ayette bildirildiği üzere onlar pişman olunca, Allah Teala
içlerinden yetmiş temsilci seçerek dağdaki mikat yerinde tövbe
etmelerini istedi. Gelecek ayet bu hususu anlatır. Bu yetmiş
kişi Allah’ı açıkça görmek isteyince onları yıldırım
çarpmıştı (2,54-56). Tevrat, bunların, kırılan
levhaların yerine yenilerini almak için mikata çağırıldıklarını
bildirir.
155
– Musa ümmetinden yetmiş
kişi seçti, onları alıp huzura getirdi.
Gelenlerin bu kabul
şerefiyle yetinmeyip Allah’ı açıkça görmek istemeleri
üzerine onları şiddetli bir deprem yakaladı.
Musa: “Ya Rabbi!
dedi, dileseydin beni de bunları da daha önce imha ederdin.
Şimdi bizi
aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı helak
mi edeceksin?
Bu sırf Senin
bir imtihanından ibarettir. Dilediğini bu imtihanla şaşırtır,
dilediğine yol gösterirsin.
Sensin bizim Mevlamız!
Affet bizi, merhamet eyle! Sen affedenlerin en hayırlısısın!”
[2,55; 4,153] {KM,
Çıkış 24,100; Sayılar 11,16}
156
– “Bize bu dünyada da,
ahirette de iyilik nasib et. Biz Sana yöneldik, Senin yolunu tuttuk.”
Hak Teala da şöyle
buyurdu: “Ben dilediğim kimseyi cezalandırırım.
Rahmetim ise her şeyi kaplar.
O rahmetimi de
Allah’a karşı gelmekten korunan, zekat veren ve özellikle
Bizim ayetlerimize iman edenlere nasib edeceğim.” [40,7;
6,54]
157
– Onlar ki yanlarındaki
Tevrat ve İncillerde vasıfları yazılı o ümmi
Peygambere tabi olurlar.
O Peygamber ki
kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar,
kendilerine güzel
ve hoş şeyleri mübah, murdar şeyleri ise haram kılar,
üzerlerindeki ağırlıkları,
sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar.
Ona iman eden,
onu destekleyen, ona yardımcı olan ve onunla beraber indirilen
nura tabi olanlar var ya, işte felaha erenler onlardır. [3,81;
61,6]
Hz.
Musa (a.s.) rahmeti kendisi ve halkı için istedi. Allah Teala da
bunun, ancak bütün insanlığa gönderilecek “Rahmet Peygamberi”
olan ahir zaman elçisine uymaya bağlı olduğunu buyurmak
suretiyle bu müjdeyi, tüm insanlığa vaad buyurdu. İşte
Musa kıssasının sonuçta vardığı nokta,
bu rahmet şeriatının ve ahir zaman Peygamberinin ileride
geleceği meselesidir.
Burada
Hz. Peygamber hakkında ümmi sıfatının kullanılması
çok dikkate değer. Bu kelimenin “öğrenim görmemiş, okuma
yazma bilmeyen” manasından başka, bir de Yahudiler arasında
“Kitap sahibi, yani Yahudi olmayan” (gentil) anlamı vardır.
Burada her ikisi de kastedilmiştir. Yahudiler ümmilere değer
vermezlerdi (3,75). Allah onların yersiz kavmi gurur ve küstahlıklarını
kırmak istemiştir. Hz. Peygamber (a.s.)’ın Tevrat ve
İncil’de müjdelenmesi hk. bkz. 6,20
158
– De ki: Ey insanlar! Ben
sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim.
O ki, göklerin
ve yerin hakimiyeti O’na aittir.
O’ndan başka
ilah yoktur. Hayatı veren de, ölümü yaratan da O’dur.
Öyleyse siz de
Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine iman eden o ümmi nebiye, o resule
inanın.
Ona tabi olun ki
doğru yolu bulasınız. [6,19;
11,17; 3,20]
159
– Evet! Musa’nın kavminden
bir topluluk da vardır ki hak dinle insanları doğru yola
götürür ve onunla halk içinde adaleti tatbik ederler. [3,113;
28,52-54; 2,121]
Bunların
kimler olduğu hakkında farklı rivayetler vardır.
Fakat ayetten açıkça anlaşılan şudur ki bunlar,
selefte, Hz. Musa’dan sonra gelen İsrail neslinden olan peygamberler
ve onlara uyan adil hükümdarlar, hak hukuk gözeten rabbaniler, hahamlar
ve bunlara tabi olan bir kısım iyi insanlardı ki, Asr-ı
saadette Hatemu’lenbiya Efendimizi (a.s.) tasdik edenler de bunların
halefleri olmuştur. Demek ki Hz. Musa’nın kavminin hepsi,
yukarıda kötü halleri bildirilenler gibi haksız ve zalim değildirler,
onlar farklı topluluklara ayrılmışlardır.
160
– Biz onları on iki
kabileye, on iki topluluğa ayırdık.
Halkı kendisinden
su istediğinde ona: “Asanı taşa vur!” diye vahyettik.
Derhal on iki pınar
fışkırdı. Her kabile su alacağı yeri belledi.
Bulutu da üzerlerine
gölgelik yaptık.
Kendilerine kudret
helvasıyla bıldırcın da indirdik ve dedik ki:
“Size verdiğimiz
rızıkların temizlerinden yeyiniz!”
Fakat onlar emrimizi
dinlememekle Bize değil, asıl kendilerine zulmediyorlar, kendilerine
yazık ediyorlardı.
Tevrat’a
göre (Sayılar I, 1-54) Allah Hz. Musa’ya, bütün İsrailoğullarını
Sina çölünde toplayıp sayım yaptırmasını emretti.
On iki aşirete ayrılıp teşkilatlandılar. Hz.
Yakub’un on ikinci oğlu ve Hz. Musa ile Hz. Harun’un dedelerinin
kabilesi Levi aşireti, bunların dışında tutulup
bütün aşiretlerin dini selametleri ile görevlendirildiler. (Bkz,
5,12)
Bu
ayetten anladığımıza göre Sina çölünde kaldıkları
sürece mucizevi bir şekilde: 1.Su ihtiyaçları sağlandı.
2.Kavurucu güneşten korunmak için bulutlar gölgelik etti. 3.Gıda
olarak bıldırcın kuşu ile kudret helvası ihsan
edildi.
İki
milyon civarında oldukları söylenen cemaatin böyle bir düzenleme
olmaksızın o çölde durmaları mümkün değildi. Fakat
gelecek ayetlerin de bildirdiği üzere, devamlı surette nankörlük
etmişler ve bu nankörlüğün sonuçlarına da katlanmak zorunda
kalmışlardır.
161
– O vakit onlara denildi
ki: “Şu şehre (Kudüse) yerleşin, oranın ürünlerinden
dilediğiniz şekilde yiyin, yararlanın, affını
diliyoruz ya Rabbi!” deyin
ve şehrin
kapısından tevazu ile eğilerek girin ki suçlarınızı
bağışlayalım.
İyi ve güzel
davrananlara, ayrıca daha fazla mükafatlar vereceğiz.”
162
– Ama aralarındaki
zalimler, sözü kasden değiştirdiler, başka bir şekle
soktular.
Biz de zulmü adet
haline getirdikleri için üzerlerine gökten azap salıverdik.
163
– Bir de onlara o deniz
kıyısında bulunan şehir halkının başına
gelenleri sor.
Hani onlar sebt
(cumartesi) gününün hükmüne saygısızlık edip Allah’ın
koyduğu sınırı çiğniyorlardı.
Şöyle ki:
Sebt gününün hükmünü gözettiklerinde balıklar yanlarına akın
akın geliyordu;
Sebt yapmadıkları
gün ise gelmiyordu. İşte fasıklıkları, yoldan
çıkmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk.
Bu
şehrin, Akabe limanına yakın Eyle şehri olduğu
genellikle kabul edilir. Bu sahil şehri Hz. Süleyman’ın Kızıldeniz’deki
donanmasının merkezi idi. Ayette bildirilen bu olay, Yahudilerin
ne dini, ne de tarihi kitaplarında yer almıyor. Medine Yahudileri
tarafından bilindiği kesindir. Zira onlar birçok konuda Peygamberimize
itirazları ile meşhur oldukları halde, bu hususta hiçbir
itirazları olmamıştır.
164
– Hani onlardan bir cemaat:
“Allah’ın yerle bir edeceği veya şiddetli bir felaket
göndereceği şu güruha ne diye boşuna öğüt verip
duruyorsunuz?” demişti.
O salih kişiler
de: “Rabbinize mazeret arzedebilmek için! Bir de ne bilirsiniz, olur
ki Allah’a karşı gelmekten nihayet sakınırlar ümidiyle
öğüt veriyoruz” diye cevap verdiler.
165-166
– Kendilerine verilen öğütleri
ve uyarıları kulak ardı edip onları bir tarafa bırakınca,
içlerinden kötülükleri
önlemeye çalışanları kurtarıp o zalimleri fasıklıkları
yüzünden şiddetli bir azaba uğrattık.
Şöyle ki:
Onlar serkeşlik edip yasakları çiğnemekte ısrar
edince onlara: “Hor ve hakir maymunlar haline gelin” diye emrettik.
Şiddetli
azabın, maymuna çevirme olduğu, yani bunun daha önceki cümleyi
tekid ettiği söylenmiştir. Meal buna göredir.
167
– O vakit Rabbin, kıyamet
gününe kadar onları kötü azaba uğratacak kimseler ortaya çıkaracağını
bildirdi.
Muhakkak ki Rabbin,
dilediğinde cezayı çabucak veren, ama aslında gafurdur,
rahimdir (affı ve merhameti boldur).
168
– Onları parça parça
topluluklar halinde dünyanın her yerine dağıttık.
Aralarında iyi kimseler de vardı, iyi olmayanlar da.
Kötülüklerden dönüş
yaparlar diye onları gah nimetler, gah musibetlerle imtihan ettik.
169
– Onlardan sonra hayırsız
bir nesil geldi ki bunlar kitaba (Tevrat’a) varis oldular,
ama ayetleri tahrif
etme karşılığında şu değersiz dünya
metaını alıp “Nasılsa affa nail oluruz!” düşüncesiyle
hareket ettiler.
Af umarken bile,
öbür yandan yine gayr-ı meşru bir meta, bir rüşvet zuhur
etse, onu da alırlar.
Peki onlardan,
Allah hakkında hak ve gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine
dair kitapta mevcut hükümler uyarınca söz alınmamış
mıydı?
Ve kitabın
içindekileri ders edinip okumamışlar mıydı?
Halbuki ebedi ahiret
yurdu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için elbette
daha hayırlıdır.
Hala aklınızı
başınıza almayacak mısınız?
170
– Kitaba sarılanlar
ve namazı gerektiği şekilde yerine getirenler bilsinler
ki,
Biz iyilik için
çalışanların mükafatlarını asla zayi etmeyiz.
171
– Hem bir vakit biz o dağı
bir gölgelik gibi İsrailoğullarının başlarının
üstüne kaldırmıştık da onlar, dağın üzerlerine
düşeceğini sanmışlardı.
O zaman demiştik
ki: Size verdiğimiz bu kitab’a ciddiyetle sarılın ve
içindeki gerçekleri düşünüp hiç hatırınızdan çıkarmayın
ki Allah’ı sayıp kötülüklerden sakınasınız.
172-173
– Rabbinin Adem evlatlarından,
misak aldığını da düşünün:
Rabbin onların
bellerinden zürriyetlerini almış ve onların kendileri
hakkında şahitliklerini isteyerek “Ben sizin Rabbiniz değil
miyim?” buyurunca onlar da “Elbette!” diye ikrar etmişlerdi.
Kıyamet günü
“Bizim bundan haberimiz yoktu!”
yahut: “Ne yapalım,
daha önce babalarımız Allah’a şirk koştular, biz
de onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batılı
başlatanların yaptıkları sebebiyle bizi imha mı
edeceksin?” gibi bahaneler ileri sürmeyesiniz diye Allah bu ikrarı
aldı. [4,176; 30,30; 33,72; 57,8]
Bu
ayette Cenab-ı Allah, Kendisini Rab kabul ettiklerine dair insanlardan
ikrar aldığını bildirmektedir. Bu ahdin zaman ve
mekanı hakkında farklı anlayışlar mevcuttur.
Ayet-i kerime bu esas prensibi kesin olarak ortaya koymakla beraber,
işin cereyan tarzını kesin olarak bildirmediğinden
anlayış farkları ortaya çıkmıştır.
Şöyle ki:
a-
Babasının sulbünden ayrıldığı sırada
olmuştur.
b-
Baba sulbünden çıkıp ana rahmine düşerek yumurtayı
döllemesiyle ceninin oluşmasını müteakip ruh üflenme
vaktinde (takriben dört aylık iken) olmuştur.
c-
Büluğa erme çağında Allah’ın nimetlerine ve rububiyetine
bizzat şahit olmaları tarzında olmuştur. Bu yorumu
yapanlar ayette temsili (sembolik) bir anlatım olduğunu düşünürler
ve derler ki: Allah varlığının, birliğinin
delillerini kainata yerleştirmiştir. Kendi varlıklarına
yerleştirdiği akılları da buna tanıklık
etmiştir. Bunları yapmakla, insanın Rabbini ikrar etmesi
için bütün şartları hazırlamasıyla adeta onun şahitliğini
almış saymıştır.
d-
İnsanlığın babası Hz. Ademin sulbünden kıyamete
kadar gelecek bütün zürriyetini çıkarıp onlara: “Ben sizin
Rabbiniz değil miyim?” dedi. Onlar da: “Elbette” dediler. Ve o
gün takdir kalemi, kıyamete kadar olacak şeyleri yazdı,
bitirdi. Bu son izah aslında çeşitli tariklerden hadis olarak
rivayet edilmiştir. Tefsircilerin ekserisi bunu kabul ettikleri
gibi, müslümanlar arasında en yaygın inanç da budur. Bütün
insanların aslını teşkil eden genlerin, bütün insanların
Babasının sulbüne sığabileceğini genetik biliminden
öğrenmekteyiz. Allah ruhlar aleminde bu ilk ahdi almış
olup, bizlerin “kalu bela”dan beri müslüman olmamıza mani yoktur.
Allah’ın kudreti böyle yapmayı dilemişse öyledir. Vallahu
a’lem.
174
– İşte Biz böylece,
ayetleri iyice açıklıyoruz, olur ki düşünürler de inkarlarından
dönüş yaparlar.
175-176
– Onlara, kendisine ayetlerimiz
hakkında ilim nasib ettiğimiz kimsenin de kıssasını
anlat: Evet, o adam bu ilme rağmen o ayetlerin çerçevesinden sıyrıldı,
şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri
olup çıktı.
Eğer dileseydik,
onu o ayetler sayesinde yüksek bir mevkiye çıkarırdık,
lakin o yere saplandı ve hevasının esiri oldu.
Onun hali tıpkı
köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp
solur; kendi haline bıraksan da yine dilini salar solur! İşte
bu, tıpkı ayetlerimizi yalan sayan kimselerin misalidir. Sen
olayı onlara anlat, olur ki düşünüp kendilerine çekidüzen
verirler.
177
– Ayetlerimizi yalan sayarak
sırf kendi kendilerine zulmeden o kimselerin hali, ne çirkin bir
ibret levhasıdır!
178
– Allah kime hidayet ederse
işte doğru yolu bulan odur; kimi de şaşırtırsa
işte onlar da kaybedenlerin ta kendileridir.
179
– Biz cehennem için cinlerden
ve insanlardan öyle kimseler yarattık ki onların kalpleri
vardır ama bu kalblerle idrak
etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları
vardır onlarla işitmezler.
Hasılı
onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkındırlar.
İşte asıl gafil olanlar onlardır. [46,26;
2,18; 8,23; 22,46; 2,171] {KM, İşaya
6,9-10; Matta 13,13-14}
180
– En güzel isimler Allah’ındır,
o halde bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimleri konusunda haktan
sapanları terkedin. Onlar işlediklerinin cezasını
çekeceklerdir. [17,110; 20,8]
Allah
Teala sayılamayacak kadar fazla güzel fiilleri ve eserleri ile
Kendisini tanıtmaktadır. Bu fiillerin kaynağı O’nun
güzel isimleri, isimlerin kaynağı da zati ve sübuti sıfatlarıdır.
Allah Kendisini nasıl tanıtıyorsa insanın da öyle
tanıması gerekir. Yoksa insan kendi sınırlı
akıl ve duyuları ile Allah’ı tavsif etmeye kalkarsa ciddi
eksiklikler ve yanlışlar yapabilir. Kur’an, Allah’ı uluhiyetin
nihayetsiz hususiyetlerini ortaya koyacak en güzel isimlerle tanıtır.
Bu ilahi isimler vasıtasıyla insan, yaşayışının
her türlü durumunda Allah ile bir bağ kurma imkanına kavuşur.
Esma-yı hüsnanın en önemli işlevi Allah ile insan, insan
ile Allah arasında münasebetleri en ideal bir seviyede gerçekleştirmektir.
Kur’an, insanlığa indirdiği esma-yı hüsna bağları
ile, şirkin ayrı ayrı tanrılara dağıttığı
birçok kavramı, Allah ile münasebete koyar. Böylece bu isimler,
insanlık için mümkün olan en yüksek seviyede bir marifetullahı
gerçekleştirirler. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın 99 ismi vardır. Kim bunları bellerse, bunlarla
Allah’ı zikrederse cennete girer.” Alimlerin çoğuna göre,
esma-yı hüsna tevkifidir, yani dinde hangileri bildirilmiş
ise yalnız onlar kullanılır. Mesela: “Allah alimdir”,
denir, ama aynı manaya geliyor diye “Allah ariftir, fatindir, bilgedir”
denilmez. Allah’a yaraşmayan isimler vermek, veya vasfettiği
bazı isimleri O’na vermemek, O’nun isimlerini putlar hakkında
kullanmak, yahut o isimleri te’villerle gerçeğinden saptırmak
tarzlarında olur. Mezkur yanlışlardan her biri, Allah’ın
isimleri konusunda “haktan sapma” ya girer.
181
– Yarattıklarımız
içinde, daima Hakka giden yolu gösteren ve onunla adaleti gerçekleştiren
bir topluluk vardır.
Hz.
Peygamber (a.s.m) “İsa nüzul edinceye kadar ümmetim içinde, hak
üzere kaim olan bir topluluk eksik olmayacaktır.” Bir rivayette:
“Kıyamet kopuncaya kadar, hak üzere kaim olan bir topluluk eksik
olmayacaktır” buyurmuştur.
182
– Ayetlerimizi yalan sayanları,
farkına varamayacakları şekilde yavaş yavaş
helake yaklaştırırız. [6,44-45]
183
– Ben onlara mühlet veririm;
fakat vakti gelince Benim cezalandırmam pek kesin ve şiddetlidir.
184 – Bunlar hiç düşünmediler
mi ki kendilerine tebliğde bulunan arkadaşları Muhammedde
delilikten hiçbir eser yoktur. O sadece ilerideki tehlikelerden kurtarmak
için görevli bir uyarıcıdır. [34,46;
81,22] {KM; Yuhanna 7,20; 8,48}
185 – Hiç düşünmezler
mi göklerin ve yerin hükümranlığını, o muazzam saltanatı?
Düşünmezler mi Allah’ın
yarattığı herhangi bir mahluktaki ilahi düzenlemeyi?
Onu da düşünmezlerse
bari ecellerinin yaklaşmış olabileceği ihtimalini?
O halde buna iman etmedikten
sonra, daha hangi söze inanırlar?
186 – Allah kimi şaşırtırsa
onu doğru yola getirecek yoktur. Allah onları azgınlıkları
içinde bırakır, körükörüne yuvarlanır giderler. [5,41;
10,101]
187 – Sana kıyametin ne
zaman geleceğini sorarlar.
De ki: “Onun ne zaman
geleceğine dair bilgi yalnız Rabbimin nezdindedir. Vaktini
O’ndan başkası açıklayamaz.
O kıyamet öyle bir
meseledir ki, ne göklerde ve ne de yerde ona tahammül edecek hiç kimse
yoktur!”
O size ansızın
gelecektir. Sen sanki onu biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar.
De ki: “Ona dair gerçek
bilgi yalnız Allah’ın nezdindedir; ama insanların çoğu
bunu bilmezler.” [21,38; 42,18; 79; 42]
{KM, Matta 24,3; Markos 13,32}
188
– De ki: “Ben kendim için
bile Allah dilemedikçe hiçbir şeye kadir değilim:
Ne fayda sağlayabilirim,
ne de gelecek bir zararı uzaklaştırabilirim.
Şayet gaybı
bilseydim elbette çok mal mülk elde ederdim, bana hiç fenalık da
dokunmazdı.
Ama ben iman edecek
kimseler için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim.”
[72,26]
Bu
iki ayet, hak din olan İslam’ın başlıca delillerini
pek güzel özetlemiştir.
1.
Hz. Muhammed (a.s.) gibi son derece akıllı, son derece dürüst,
güvenilir, güzel ahlakın her bölümünde mükemmel bir şahsiyetin
onu tebliğ edip yaşamasında tatbik etmesi.
2.
Göklerin, yerin ve her bir yaratığın iyice incelenmesi,
o mükemmel nizamın, her şeye kadir mükemmel bir yaratıcısının
mutlaka bulunduğu.
3.
Aciz ve fani olan insanın, diğer bütün insanlar gibi dünyadan
ayrılacağı gerçeği. Bütün hayatları emanet
veren, onları istisnasız geri alıyor. Şimdiye kadar
gerçeği anlamadıysa, bari imtihan vakti dolmak üzere iken
fırsatı değerlendirip, Hakka dönmeli. Hasılı,
bu üç külli delilden de anlamayan insanın, gerçeği bulmasına
yol kalmamıştır.
189
– O’dur ki sizi bir tek
candan yarattı ve bundan da, gönlü kendisine ısınsın
diye eşini inşa etti.
Erkek eşini
sarıp bürüdü, o da hafif bir yük yüklendi, hamile kaldı. Onu
bir müddet taşıdı.
Hamileliği
ağırlaşınca her ikisi de Rableri olan Allah’a yönelip
“Eğer bize sağlıklı, kusursuz bir evlat verirsen
mutlaka Sana şükreden kullarından oluruz” diye yalvardılar.
[4,1; 49,13; 30,21] {KM,
Tekvin 2,21-22}
190
– Fakat Allah kendilerine
kusursuz bir çocuk verince, annesi de babası da ölçüyü kaçırıp
verdiği çocuk sebebiyle şirke bulaştılar.
Tuttular, Allah’a
birtakım şerikler yakıştırdılar. Halbuki
Allah onların yakıştırdıkları her türlü
ortaktan münezzehtir.
191-193
– O’na hiç bir şey
yaratmaya güç yetiremeyen, zaten kendileri de yaratılıp duran
mahlukları mı eş ortak sayıyorlar?
Halbuki o şerikler,
kendilerini putlaştıranların imdadına yetişemezler.
Hatta onlar kendi
nefislerine bile yardım sağlayamazlar.
Şayet siz
onları doğru yola çağıracak olursanız size
uymazlar.
O müşrikleri
siz ha hakka çağır mışsınız, ha susmuşsunuz,
size karşı onların durumu aynıdır. [22,73-74;
37,95; 37,93; 21,58]
194-195
– Allah’tan başka
dua ve ibadet ettiğiniz bütün putlar, sizin gibi kullardır.
Onların tanrılığı
hakkındaki iddianız yerinde ise, haydi bakalım onları
çağırın da size cevap versinler bakalım!
Nasıl icabet
edecekler ki, onların yürüyecek ayakları mı var? Yoksa
tutacak elleri mi var?
Veya görecek gözleri
mi var? Yahut işitecek kulakları mı var, neleri var?
De ki: “Haydi bütün
şeriklerinizi çağırın, sonra bana istediğiniz
tuzağı kurun, haydi elinizden geliyorsa bir an bile göz açtırmayın!”
{KM, Mezmurlar 115,2-8; İşaya
44,9-20}
196
– Zira benim mevlam, o kitabı
indiren Allah’tır ve O bütün iyi kulların koruyucusu olup
onları korur. [11,54-56; 26,75-78;
43,26-28]
197
– Allah’tan başka
yardımınıza çağırdığınız
tanrılarınız ise sizin imdadınıza yetişemezler,
hatta kendilerine bile fayda ve yardımları dokunmaz.
198
– Siz o müşrikleri
(veya putları) doğru yola davet ederseniz işitmezler.
Onların sana
baktığını görürsün ama, aslında onlar görmezler.
[35,14]
199
– Sen af ve müsamaha yolunu
tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme.
200
– Her ne zaman şeytandan
sana bir vesvese gelecek olursa, hemen
Allah’a sığın. Çünkü o duaları işitip
icabet eder ve her şeyi bilir.
Allah’ın
emirlerine ve rızasına aykırı tarafa çeken, içten
içe dürten herhangi bir vesvese gelirse, müminin Allah’a sığınması,
istiaze kalesine girmesi emrolunuyor. İnanç esasları, ibadetler,
haramlar, insanlara karşı davranışlar, hülasa insanın
hayatında karşılaşacağı her türlü durumda
vesveseye maruz kalınca Allah’a yönelmek, O’nun korumasına
girmek gerekir. Ayetin muhatabı zahiren Hz. Peygamber görünmekle
beraber, aslında bu hitabı işiten bütün insanlardır.
201
– Allah’a karşı
gelmekten sakınanlara şeytandan bir hayal sinyali ilişince,
hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahib olurlar.
[3,7]
Allah’a
karşı gelmekten sakınanlar, müttakiler, kendilerini tam
emniyette hissetmezler. Şeytan onları da etkilemeye çalışır.
Fakat onlar bunu bildiklerinden, şeytanın bir tayf, bir hayal
eseri gibi bir etkisine maruz kalıp gözleri bulanabilir. Ama çok
geçmeden gerçeği sezer, Allah’a sığınmak gerektiğini
hatırlar, basiretleri açılır, vartadan kurtulurlar.
202
– Şeytanların
dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa
sürükler, sonra da yakalarını bırakmazlar.
203
– Onlara keyfi olarak istedikleri
bir ayet veya mucize getirmediğin zaman
“Hiç değilse
birşeyler bulup buluştursaydın
ya!” derler.
De ki: “Ben, sadece
Rabbimden ne vahyolunursa ona tabi olurum. Bütün bu Kur’an Rabbinizden
gelen basiretlerdir, gönül gözlerini açan gerçekleri gösteren nurlardır.
İman edecek kimseler için bir hidayet ve rahmettir.” [2,129;
6,104]
204
– Öyle ise, Kur’an okunduğunda
hemen ona kulak verin, susup dinleyin ki merhamete nail olasınız.
Gerek
namazda, gerek namaz dışında Kur’an okunurken manasını
bilmeyenlerin sükut edip sükunet ve huşu ile dinlemeleri, bilenlerin
ise manalarını da düşünmeye çalışarak dinlemeleri
gerekir.
205
– Sabah ve akşam Rabbini,
içinden yalvararak, ürpererek ve yüksek olmayan, kendinin işitebileceği
bir sesle zikret, gafillerden olma! [17,110;
76,25]
206
– Rabbine yakın melekler
O’na kulluk ve ibadet etmekten asla kibirlenmez, hep O’nu tenzih ederler
ve yalnız O’na secde ederler.
Kur’an-ı
Kerim’de 14 ayetin okunması veya işitilmesi sırasında
“tilavet secdesi” yapılır. Bu secdeyi yapmak vaciptir.
Mushaf-ı
Şerifteki sıraya göre bu ayetler şunlardır:
A’raf, 206; Ra’d 15; Nahl 49; İsra
107; Meryem 58; Hac 18; Furkan 60; Neml 25; Secde 15; Sad 24; Fussilet
38; Necm 62; İnşikak 21; Alak 19.
|